SESSİZLİK ve KORKU”
Ekonomik, teknolojik ve askerî gücü elinde bulunduranların her türlü hoyratlığının görülmediği, duyulmadığı ve konuşulmadığı bir dünya düzeni oluştu.
Ülkemiz tarihinde de askerî işgaller ve tehditler oldu; olma olasılığı da var. Zaman zaman her ülkenin, iç siyaset uğruna kendi sanal düşmanını oluşturduğu gibi… Türkiye’de siyasal tüm çevreler (milliyetçiler, muhafazakârlar ve solcular) kendilerinin anti-emperyalist olduğunu iddia ederler; olması gereken de zaten budur.
2 Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan Ortadoğu’yu dizayn süreci başlatıldı. Saddam Hüseyin tarafından 16 Mart 1988’de Halepçe’de yaklaşık 10.000 çocuk, kadın ve sivil Kürt halkı kimyasal silahla katledildi. Bu katliama sesini çıkarmayan güçler, Saddam’ın Kuveyt işgaliyle eline geçen fırsatı; nükleer silah ve kimyasal silah bahanesiyle Ortadoğu’da İsrail’in hayalini adım adım uygulamaya koydu.
Amerika, Saddam Hüseyin’i yerli işbirlikçi Iraklı idarecilerle birlikte yönetimden alaşağı ederek, Ortadoğu’da İsrail karşıtı tüm yönetimleri değişik bahanelerle bertaraf etmeyi başardı. Amerika Birleşik Devletleri tarafından Irak’a yapılan saldırıya karşı çıkan olmadı; tepki koyan cılız sesler olsa da destek olmak için bizzat Irak’ın işgaline asker gönderen ülkeler oldu. Amerika’yla beraber Birleşik Krallık, Avustralya ve Polonya gibi ülkeler…
1 Mart 2003’te, Türkiye açısından bir duruş olan 1 Mart Başbakanlık Tezkeresi, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından reddedildi. Yukarıda belirttiğim gibi ABD ve İsrail’in Ortadoğu için sabırla, uzunca bir takvime yayılmış planlaması uygulanıyor.
“Arap Baharı” adıyla Müslüman ülkeler ekonomik istikrarsızlığa ve iç kargaşaya sürüklendi. Demokrasi getireceğiz savsatalarıyla ülkelerdeki etnik yapı ve inanç farklılıkları tahrik edilerek iç savaşlarla zayıflatıldı ve İsrail’e biat eden yönetimler oluşturuldu.
Sınır komşularımız, ilkokulda ilk eğitime başladığımız andan itibaren Rusya, Irak, İran, Suriye, Y unanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi olarak “doğal düşman” şeklinde anlatılırdı.
Sınır komşumuz Esad Suriye’siyle aramızda var olan sınır için, Avrupa’nın da ısrarıyla Türkiye Ottawa Anlaşması’na 2003’te taraf oldu; 2004’te yürürlüğe girdi. Emperyalist güçlerin uzun vadeye yayılan planlarını, Suriye’de iç karışıklık yaratılınca anlayabildik.
Ottawa Anlaşması gereği, 2011 yılında Suriye-Türkiye sınırındaki 900 km’lik mayın tarlalarının temizliği yapıldı. Bu işin İsrailli bir firmaya ihale edilmesi ve ilerisi için 49 yıllığına tarımsal üretim amacıyla kiraya verileceği iddiası kamuoyunu meşgul etti; kiralama daha sonra kabul edilmedi.
Bugün geriye dönüp hafızamızı yokladığımızda, sınırdaki mayın temizliği tamamlandıktan sonra Suriye iç savaşının kıvılcımının ateşlendiğini görmekteyiz. Suriye-Türkiye sınırında yüz binlerce sığınmacı, mayınlardan temizlenmiş bölgelerden geçerek Türkiye’ye rahatça giriş yaptı; önlerinde engel kalmamış oldu.
Suriye’de iç karışıklıklar başladığında adını duymadığımız birçok örgüt ortaya çıktı. İyi analiz yapıldığında, İslami isimler kullanan bu örgütlerin emperyalist güçler tarafından beslenip büyütüldüğü ve cihatçı gruplarla güçlendirildiği çok geçmeden açığa çıktı.
Bu örgütlerin hiçbiri “tam bağımsız Suriye” ya da “kahrolsun emperyalizm” diyemedi. İnsan onurunu aşağılayan, köpek gibi havlamadan sokak işkencelerine kadar birçok katliam, bu örgütlerin kime hizmet ettiğini ortaya koydu.
Son birkaç haftadır Ortadoğu’yla ilgili birçok kesim, olabildiğince ya etnik gözle ya da inançsal noktadan taraf beyanlarında bulunuyor. Objektif yaklaşmak hiç kimsenin işine gelmiyor.
Tüm dünyada terör örgütü elemanı olarak aranan birinin, emperyalist güçler tarafından baş tacı edilerek Suriye’nin başına getirildiğini görüyoruz. Birkaç kod ismi olan HTŞ örgütünün başkanına, sırf Rojava ve Kobani’de Kürtlere, diğer illerde Alevilere tehditler savuruyor diye övgüler diziliyor.
Oysaki bu yapının emperyalist güçlere hizmet ettiğini ve ne kadar tehlikeli olduğunu görmek lazım. Korkmadan lanetleyip, anti-emperyalist ruhla en yüksek sesle haykırmalıyız.
Dostça kalın.